GÜNEŞ TERKOL & GÜÇLÜ ÖZTEKİN
Küratör: Ali Akay
“Kelime, kelime, burada acıların doğru yerinde, kelime, Beyler. Bu kamuya ait en önemli iştir”
Hugo Ball,1916
İçinde yaşamakta olduğumuz dünya “yaşama sevincini” kısıtlayan bir dünya. Buna nasıl bakabiliriz? Sevincimizi saklamakla mı? Yoksa içten içe gülerek mi? Güleriz, çünkü neşeye ihtiyacımız vardır. Merakımız, gizli gibi duran şeylere olan içten merakımız da bu yüzdendir, öğrenmek isteriz bizden saklı olanları, yazıları, fikirleri, düşünceleri ve özellikle de tarihi ve coğrafyayı. Bu derslerde öğretilen cinsten değil; araştırma gerektiren bir çabadır.
Bu sergi bugün her şeyin kapkara ve mutsuzluk içinde görünen dünyalarımızın ve iç sıkıntılarımızın bir anlamda dışarıya atılmasına çalışmaya yaramakta, kanımca. Mahrem bir gizin açıklanması bir itiraf veya iç dökme değil, neşeli bir gösteriyi ortaya koymaktır amacı. Savaşlar, haksız yerlerde yapılan haksızlıklar ve adaletin kılıcının şirazesinin kırıldığı anlarda sanatçılara ihtiyaç duyulmaktadır. Onların varlığı hem neşeyi hem de düşünceyi getirir. Tarihi yüklenirler bazen; bazen ise başka yere çekerler. Ama önemli olan gizli ve içteki neşenin dışarı atılması ve gösterilmesi değil midir? Bu sergi gizi ve gizemi olduğu kadar içinde yaşadığımız şeylerin sırrını da öğrenmek amacıyla dışarıya doğru taşma hareketinin başlangıçlarından birisini öne sürmektedir. O bakımdan “neşeli günler” içinde durmaya çalışmaktadır. Tıpkı filmde olduğu gibi bir anda gelen başkaları eski yaşanan güzellikleri kenara koymaya başladığında buna direnmeyi gerektiren yine neşenin kendisi olmalıdır ve olmasını hayal etmekteyiz. Kalabalıkları da unuturuz o zaman, tıpkı biten dünyanın içinden geçerek tekrar o dünyayı var etmek istencinde olunabildiği gibi bir his dolaşır etrafımızda.
- Baudelarie “Füzeler” adlı metininde “dünyanın bittiğinden” söz etmektedir. Biten dünya toplumun içindeki bireylerin yalnızlığı değildir sadece, başka Baudelaire metninde olduğu gibi; ama burada politikanın bitmesinden söz edilmekte değil midir? Kalabalıkların demokratik bir ortamda birbiri içine girmesi de değildir. Yani politikanın yeri olan kamu mekânı değildir. Kalabalık her şeydir ama DEMOKRATİK BİR MEKAN DEĞİLDİR. Ne de bir diktatörün karizmasının altında toplanan halktır. Geçen yüzyıl başında İtalya da veya Almanya da Mussolini’yi veya Hitler’i dinlemeye gelen kalabalık da değildir. Modern şehrin kalabalığı olarak nitelendirilen bu kalabalık siyasi olmaktan çok uzak bir şekilde politikanın ve kamusal mekânın yeri olmaktan da uzaklaşmıştır. Bu anlamda, J. Derrida bu metni yorumlarken politik verine apokaliptik kavramını kullanmaktadır; çünkü herkes kendisini bu kalabalığın içinde saklamaktadır. Her biri birisi olarak saklanmaktadır modern şehirlerde 19.yüzyılda. Buna Çinliler ilk olarak sanırım bir çare buldular: Elektronik bir şekilde her bir bireyi hedefleyen ayrı ayrı kontrol aletleri icat ettiler.
Baudelaire, “dünyanın bittiğini” söyledikten hemen sonra bitmiştir, ama dünya hala vardır; çünkü “mevcuttur”, “vardır” gibi bir cümleyle bağlamaktadır hem olanı hem de olmayanı. Kıyamet suresindeki gibi bir cümledir bu “Apokaliptik politikasızlıktır”. Meydanlardaki kalabalıkların arasında saklananlardır. Gösterilerde nasıl herkes kendisini göstermek istemektedir; kalabalıklarda da bir o kadar saklanmaktadır her bir birey. Bu dünyayı bitiren “evrensel kötülük” ve “evrensel ilerleme, terakki” ve de “evrensel çöküş”, hepsi yan yana durmaktadır. Burada Baudelaire bir “peygamber gibi” konuştuğunu yazmıştır. O nedenle Kıyamet’e ait bir kehanete bulunmaktadır. Kalabalıklardan yakınmaktadır ve bu kalabalığın içinde doktor bile bulmanın zorluklarından söz etmektedir. Ve bun nedenle politikadan arta ne kaldıysa, bu kalabalıklar bunu hayvanlar gibi şiddet içinde kullanmaktan başka bir şey yapmayacaklardır.
Baudelaire’in “Kalabalıklar” ve “Füzeler” adlı metinleri birbirlerine akraba gibidir. Kalabalıkların arasında saklanan, gizlenenler tıpkı bir Kasa’nın içinde gizlice saklanan paralar, belgeler, altınlar gibidir. Kalabalıkların içinde kendisini gizleyenlerin olduğu gibidir. Burada çokluk ve yalnızlık yan yana durmaktadır. Kalabalıkların mutluluğu ve gizliliği neşe mi vermektedir? Baudelaire çokluk ve yalnızlık arasında bir fark olmadığının altını çizmektedir. Ya öyle ya da böyle. Yalnız ve kalabalıkta saklanan kişi.
Sanatçı için de böyle düşünmüştür şair. Sanatçı, modern sanatçı hem dünyanın insanı hem kalabalıkların insanıdır; hem de bir çocuktur. Burada saklanma öne çıkmaktadır: Latincesinde “cernere” (ayırmak, saklayarak ayırmak) ve Grekçede “krupsis”(saklama eyleminin kendisi) olarak durmaktadır. Saklanmak, kendisini saklamak, bir şeyi saklı halde tutmak. Hatta saklanarak yok olmak. Yok olmuş gibi yapmak. Oyun ve saklambaç oyunu gibi oyuna koyulmak. Burada başka kelimeler gelir: Saklı, Kaşe basılmış (tamponlanmış), giz, bir ülkeye gizlice giren kişi, saklı olan, kaçak işçi. Saklanan kişi Devletten ve toplumdaki ihbarcılardan saklanmaktadır. Saklı olan Kasa’da saklı olanlar gibi aydınlığa çıkmak istemezler; geceleri çıkarlar dışarıya. Kriminel (suç ve suçlu) bir saklanma durumunda yaşarlar. Gizli Polis burada işlev kazanmaktadır. Suçu yakalamakla görevli polis (politika ve şehir -polis arasındaki yakınlık). Kalabalıklarda kendisini görünmez kılanlar.
Bugün kalabalıklarda işlenen bir suçu gördüğümüzde (Sosyal medya bunu sıklıkla göstermekte) gizli olanın nerde saklı olduğunu sormakla kalmayan gazeteciler belki tahminlerde bulunmaktalar. Giz içinde elbette suç ve polis var. Polis ise politik ile aynı yerden gelmekte. Polis ve şehir arasındaki ilişkide polis elbette gizli polis; kalabalıkların arasına sızarak provokasyonları gerçekleştiren polisler, bir gösteride veya bir cenaze merasiminde veya bir zamanlar olduğu gibi Taksim meydanında 1 Mayıs 1977’de ateş açabiliyorlar. Gizli servisin işi giz ve saklı olarak ortaya görünmezden görünür bir olay çıkarmaktır.
Saklı olan kalabalıklar içinde saklanarak saldırıyı gerçekleştiren kişinin cinayet sanatı içinden gelen biri olması. Daha önce yıllar evvel çocuklarını öldürmüş birisi olması. Cinayetin özel bir alanda veya kamusal alanda olması fark eder mi? Biri gizli diğeri ise gizlenen birisinin birdenbire fenomenal bir şekilde kendisinden görünür bir kişi ortaya çıkarması. Adının medyada yayınlanmaya başlaması. Foucault 1977 yılında yazdığı bir makalesinde bundan söz etmekteydi: “Aşağılık insanların varlığından” bahsetmekteydi. Yani suç işleyerek iktidar tarafından hiçbir görünürlüğü yokken birdenbire ışığa gelerek görünür olması bu ilişkilerin içinden geçmekteydi. Bugün kalabalığın içinde gizli birisi suç işleyerek, fenomenal bir şekilde görünür kıldı kendisini.
Gizli olan, saklanan, sır olarak kabul edilen ile dezenformasyon çağında, sahte haberlerle ve popülizmin bunca kuvvetinin sosyal medya tarafından yayılmasıyla birlikte açığa çıkarak, şeffaflaşmaya başlamakta mıdır? Yoksa gerçek dışı olan ile gerçek arasındaki ayrım içeriyi dışarıya taşımaktan mı geçecektir. Bugünün gizli kalan ve mahrem olarak kabul edilen ile birlikte kamuya bu mahremiyetin açılması gerçeğe olan bağlılığın bir göstergesi olarak ortaya konulmakta.
Sanatçılar Güçlü Öztekin ve Güneş Terkol’un mahrem alanı olan evlerinin ve atölyelerinin bir kısmını galeri mekanına taşımaları gizli ve saklı mahremiyetin açılmasıdır. Her bir parçanın çeşitli boyutları var. Kimisi daha büyük kimisi daha küçük. Büyüdükçe görünürlüğü artıyor; küçüldükçe görünürlüğü azalıyor. Küçük ve küçülme bir anlamda gizlilikle alakalı bir durum. Eser daha az görünür ise ve diğerlerinin içinde görünürlüğü azalmaktaysa, o zaman onun normalliği de azalmaktadır. Bu, “Yaşam Bilgisi” adlı kitabında, (1965) Georges Canguilhem’in yazdığı bir şey. İnsanın normalinin boyutları ve orantıları olduğunu yazdıktan sonra, eğer devleşmekte ve canavarlaşmaktaysa, insani normlardan çıkarak a-norm haline girmektedir. Ve Fransızca “e-norme” kelimesi normun dışına çıkmak anlamında “çok büyük” demektir. Büyük bir dağ “énorme” dur; yani çok büyüktür. Küçülmeyle insanın orantısının minikleşmesi ise başka bir kelimeyi beraberinde getirmektedir. Küçük görünmez hale gelmeye başladığında ise “saklı” hale girmektedir. Kendisini gizlemektedir.
Güneş Terkol ve Güçlü Öztekin’in bu sergisi hem evin ve atölyenin parçalarını galeri espasına taşımaktadırlar hem de boyutlarına göre kimisi çok büyük kimisi çok küçük eserler olduklarından aşırı görünür ve aşırı görünmez ve dolayısıyla gizli ve saklı halde saklanmaktadırlar diğer eserlerin yanında. Onlarca ayrıntı olan enstalasyon nesneleri bir anda bakıldığında heterojen bir yerleştirmeyi vermekte. Ayrı ayrı küçük (minörleşme) heykeller, lambalar, ampuller, çeşitli kurgu türler, bileşik objelerden oluşan minik yapılanmalar, bileşik heykelleri, oyuncaklar vb. Bunlar daha çok yerli dünyası gibi görsel Dada hareketini andırmaktalar. Bazen Raul Hassmann’ı, bazen Francis Pİcabia’yı (Portrait of Cezanne, Renoir and Rembrandt), Franz Wilhelm’i (The working men) , Kurt Schwitters’i veya bazen 1960’lardan Pİno Pascali’yi veya Gérard Deschamps’ı düşünmeden geçmiyoruz. Güçlü Öztekin’in 1920’lerin ve 1960’ların sanat tarihine bakışı bizi var olan eserleri bugün tekrar hatırlamaya doğru bakmamızı sağlıyor. Güneş Terkol’un eserlerinde gizli ve saklı mektupların taşıdığı gizli kalan enformasyon merak uyandırıcıdır. Enformasyonun çözülmesi ve saklı olanın açık edilmesiyle bu mektupların gizliliğinin korunması endişe verici bir duyguyu ortaya koymaktadır. Mektuplar tüllerin üzerinde dikili bir şekilde enformasyonu vermeden ama açık olarak durmaktadır. Her biri endişeyi saklamakta ama buna rağmen hiçbirini açığa çıkarmamaktadır. Merak uyandırıcıdırlar, ama gizli ve saklıdırlar. Bu sergi gizi ve apaçık olanı yan yana ve çelişkisiz bir şekilde vermekte ve merak uyandıran onlarca mahrem nesneyi birlikte düşünmemize yol açmaktadır.
Güneş Terkol & Güçlü Öztekin, İstanbul merkezli HaZaVuZu ve GUGUOU kolektiflerinin kurucu üyeleridir. Müzik, video, performans ve tasarım alanlarında üretim yapan bu kolektifler, disiplinlerarası bir yaklaşımla çalışır. Terkol, mizahi bir üslupla toplumsal cinsiyet ilişkilerini ele alan dikiş işler, videolar, eskizler ve müzikal kompozisyonlar üretir. Öztekin ise “geri dönüşüm” olarak tanımladığı büyük ölçekli kâğıt üzerine çizim ve resimleriyle tanınır. Sergi kapsamında Terkol ve Öztekin, izleyiciler için bir buluşma noktası işlevi gören bir mekân inşa etmiştir. Bu mekân, resimler, tüller, perdeler, heykeller, maskeler ve kostümler içerir. Ortaya çıkan sonuç, izleyicilerin bir araya geldiği, iki sanatçının üretimlerinin ve kesişen ya da ayrışan vizyonlarının yansıdığı davetkâr bir alan olmuştur.
Güçlü Öztekin (1978, Eskişehir) İstanbul’da yaşamakta ve çalışmaktadır. Strafor ve kraft kâğıdı gibi malzemelerle ürettiği büyük ölçekli çalışmalarıyla tanınır. Erişilebilir malzemeleri bir tür geri dönüşüm eylemi olarak kullanır. 2005 yılında kurulan sanatçı kolektifi Ha Za Vu Zu’nun üyesidir ve aynı zamanda avangard müzik grubu GuGuOu’da yer alır. Son dönem kişisel sergileri arasında Topsy-Turvy! Selpakla Gorili Bitirdim (Dirimart, İstanbul, 2017); Şe Şe Pa Pa... Sometimes You Need to Cry to Fish (Rampa, İstanbul, 2015); Everything’s Tickling Each Other (Krinzinger Projekte, Viyana, 2012) bulunmaktadır. Ha Za Vu Zu ile birlikte birçok grup sergisine ve performansa katılmıştır: 10. Lyon Bienali (2009); Bovisa Trienali, Milano (2008); 10. İstanbul Bienali (2007).
Güneş Terkol (1981, Ankara) İstanbul’da yaşamakta ve çalışmaktadır. Çevresinden ilham alarak topladığı malzemeleri ve hikâyeleri dikiş işleri, videolar, eskizler ve müzikal kompozisyonlarına işler. Ha Za Vu Zu kolektifi ve GuGuOu müzik grubunun da üyesidir. Son kişisel sergileri arasında She wasn’t there and she couldn’t believe her ears (Galeri Nev Ankara, 2019), Home is my Heart (Krank Art Gallery, İstanbul, 2017), The Holographic Record (NON Gallery, İstanbul, 2014) ve Dreams on the River (Organhaus, Chongqing, Çin, 2011) yer almaktadır. Katıldığı önemli sergiler arasında 16. Şarika Bienali (2025), 6. Mardin Bienali (2024), 60. Venedik Bienali (2024), 17. Jogja Bienali (2023), 17. İstanbul Bienali (2022), 16. İstanbul Bienali (2019), Passion, Joy, Fury (MAXXI, Roma, 2016), 10. Gwangju Bienali (Güney Kore, 2014), Better Homes (Sculpture Center, New York, 2013) ve 2. Antakya Bienali (2010) sayılabilir. Sanatçı ayrıca şu misafir sanatçı programlarına katılmıştır: Art Explora (2022), Borderline Offensive Artists Residencies (2018), Cité Internationale des Arts (2016), ISCP New York (2013), Organhaus Chongqing (2011) ve Gasworks (2010).
